2 Ekim 2015 Cuma

Şaneşin - 2

   Çoğu zaman hayatınıza dair umutsuzluğa düşersiniz ancak içgüdüleriniz sizi bir şekilde yaşama bağlamayı sürdürür; fakat içgüdülerinizin bilmediği ve sizin de beklemekten artık vazgeçtiğiniz bağımsız bir destek ünitesi, her an o kapının ardından çıkıp gelmek üzere bambaşka bir evrenin içerisinde sürüklenip duruyor olabilir ve onun karşınıza ne zaman çıkacağını asla bilemezsiniz. İnsanlardan sığınak olmaz derler ve onlar hep bencildir; bencillerdir, fakat bencillikten sıyrılırsa varlığını uçuruma düşürecek sevgi, olgunlukla gelmiş fedakar görünümünün içinde bencilliğini gizlemeyi sürdüren sevgi, bir başka bencilin kıyısına uzanmak dışında hangi umudun peşinde koşabilir? Toplumların huzuru beyhude bir çabayken, fırlatılmışların umudu başka kıyılara uzanıp durmaktan ibarettir. Ben de, umutsuzluğumun soğuk havayla uçup gitmesini izlemeye devam etmek üzere, turuncu bereliye kurgu odasının anahtarını verdim ve yeniden masamın başına döndüm. Çok geçmeden şehla bakışları yeniden odama süzüldü ve üzerinde çalışmaktan kaçındığı hayli belli olan kurgu işinin pek yolunda gitmediğini ve yardıma ihtiyacı olabileceğini ima etti. Konuşurken keskin zeytin gözleri bir bana, bir yana doğru kaykılıyordu ve vücudu kesinlikle hareket etmiyordu. Hiç kuşkum kalmamıştı ki, bu tozlu odaya giren en sıradışı kız oydu. Ona yardım etmek üzere kurgu odasına gittim. Yarım yamalak açıp, uyduruk Apple faresinin yanına bıraktığı portakallı Olips’ten bir tane daha aldı. “Şeker ister misin?” Karnım iyice acıkmaya başlamış ve eve gitmeme yarım saat kalmışken portakallı şeker yemek iyi bir fikir olabilirdi ancak kızın şekerlerini azaltmak istemezdim. Hızlıca “Yok sağol,” dedim ve kurgu odasındaki bilgisayarların bakımsız oldukları için yavaş olduklarını söyledim. Film ve drama bölümünün kıçı kırık bir projesi için bir şeyler yapmaya çalışıyordu ve görüntülerine bakmamla aslında aynı dersi aldığımızı anlamam bir oldu. Onu derslerde hiç görmemiştim. Zaten dersin hocası, derslerin neredeyse yarısını reklam çekimlerini ve seyahatlerini bahane ederek iptal etmişti ve yapılan yarım yamalak derslerin de bir kısmına onun gelmediğini, onun geldiklerine ise benim katılmadığımı tahmin ettik. Hocanın baştan savmacılığına dair yaptığımız geyikler hoşumuza gitmişti; kızla belli bir frekansı hemencecik tutturmuş gibiydik. Henüz nasıl yapacağını bilmediği final projesi için aynı grupta yer alabileceğimizi konuştuk ve ben kıza pek sırnaşmamam gerektiğini düşünerek yeniden odama döndüm. Kızın şekerini almamıştım fakat odaya dönüp pencereden dışarıya bakarak duman tüttüren bacaları izlemeye koyulduğumda tek düşünebildiğim kızın şehla bakışları olmuştu. Keşke şeker alıp yanına otursaydım, diye düşündüm. Oraya geri gitmeyi plânladım ancak artık bunun çok saçma görüneceği aşikârdı.

   Neyse ki çok geçmeden geri geldi ve bana  kendi bölümlerinin ekipman odasından kamera alabilmek için neler yapması gerektiğine dair meraklı sorular sormaya başladı. Ben masamdaki bilgisayarın başında oturmuş, ilgisiz gibi görünmeye çalışarak onun sorularını cevaplar ve ekipman odasının düzensizliğiyle alay ederken, yavaş yavaş gelip yanımdaki boş sandalyeye oturuverdi. Sinema ve televizyon bölümü ile film ve drama bölümü arasındaki farkları, dersleri ve ünlü veya ünsüz hocalarını, bölümlerdeki tipleri konuşmak derken ben heyecandan elim ayağım dolaşmasın diye bilgisayarımda saçmasapan bir şeylere bakıp duruyordum. Ne olacak, zaten canım da sıkkın, diyerek çenemin bağlarını serbest bırakmaya karar verdim ve ufak konuşmamız kişisel konulara girmeye başladı. Facebook’u açtım ve adını sordum. “Şaneşin,” dedi. Şaneşin. Farklı isimleri her zaman sevmiştim. Onu Facebook’tan ekledim ve bir yandan gevşek gevşek konuşurken bir yandan fotoğraflarını ve profilini incelemeye başladım. Bir dönem saçının kızıl olduğunu görmek hoşuma gitti. Profilinde hızlı hızlı aşağılara inerken, karşıma beynimde şimşekler çakarcasına beni ona yöneltecek bir şey çıktı: Franny ve Zooey’den, ezbere bildiğim bir kesit çıkarıp oraya yerleştirivermişti. “Hmmm, demek Franny ve Zooey’den alıntı yaptın,” dedim. Gülümsedi. Artık kendimi durduracak değildim. Sevgilisi olup olmadığını sordum. Uzun zamandır sevgilisi olmadığını ve kesinlikle bir sevgili filan istemediğini, nasıl da kimselere bağlanmak istemediğini, kimse için rahatını bozamayacağını cümleler arasında takıla takıla anlattı. Sesi hem kalın, hem de inceydi; tarifsiz bir duruluğu ve günlerinin mutsuzluğundan taşar gibi zaman zaman kendini ele veren bir çatallaşması vardı. Ona çok yakın zamanda bir ayrılık yaşadığımı, sevgilimin eşcinsel olduğuna karar verdiğini ancak yine de bunun beni durdurmayacağını ve tatlı bir kızla beraber bir şeyler yapmanın içimi rahatlattığını söyledim. Ok yaydan çıkmıştı; Bal ile nasıl ayrıldığımızı, onunla beraber yaşadığımız evden ayrıldıktan sonra neden arkadaşımın kanepesinde pineklemeyi tercih ettiğimi, yılbaşında nasıl da basit bir sebepten dolayı partiden kovulduğumu anlattım ona. Her zamanki gibi öykümü abartılarla süslemiş, Emre’nin arkadaşları tarafından parti evinden atıldığımı söylemiştim. Bir süre sonra sessizliğe düştük. Şaneşin’in bilgisayarımı kurcalamak üzere öne doğrulan bembeyaz boynu bana neşe veriyor, sabaha kadar bu kıçıkırık odada onunla öylece oturmak ve politik doğruculuktan oldukça uzak geyiklerimizi sürdürmek istiyordum. Bu isteğimi benimle paylaşırcasına, havadan sudan sohbetlerimizle sandalyesine iyice yerleşmiş poposu yerinden kalkmak bilmiyordu. Sonunda ben kalktım ve bilgisayarımı toplamaya, ellerimin titreyip titremediğini kontrol etmeyi ihmal etmeyerek, ekipman odasının sağa sola saçılmış malzeme formlarını düzenlemeye başladım. “Nerde oturuyorsun?” “Yusufpaşa.” “Yusufpaşa mı! E ben de Cerrahpaşa’da, arkadaşımın evinde kalıyorum!” Aynı otobüse binebileceğimizi, yolda da birlikte olabileceğimizi anladık ve ekipman odasının anahtarını baş asistan Mustafa’ya teslim etmek üzere odadan çıktık.

   Okuldan çıkınca bir sigara yaktı. Sigara içtiğini öğrenmek biraz canımı sıktı; ayrılmamızdan birkaç hafta evvel Bal sigaraya başlamış, pineklediğim koltuğa kilometrelerce uzak balkonda benden gizli gizli emziğini takıyor olmasına rağmen burnuma gelen kokudan rahatsız olmama ve ona ister istemez sataşmaya başlamama neden olmuştu. Cevizlibağ’a doğru giden otobüslerden birine binmek üzere Unkapanı durağına ağır ağır ilerlerken, Umut üşüyor ve derin derin nefes alarak kollarını bedenine yapıştırıyordu. “Ben çok severim bu havayı,” dedim. “Kış oldu mu güzel. Yazınsa, vıcık vıcık, kafam bile çalışmıyor valla.” “Evet güzel aslında ama yaz da güzel ya. Özlüyorum.” Konuşurken boğazına kendini korumacı bir mesafe takılıyor, ifadeleri bu kılçığı yutup tüketmek adına virgüllerin yerine ünlem sözcükleri sıkıştırıyordu. Otobüse bindik ve Şaneşin’e tip tip bakan heriflerin arasından geçip ikili koltuklara oturduk. Yusufpaşa’da oturmasının tuhaf olduğunu, bizim tayfanın hep, her ne pahasına olursa olsun Kadıköy civarında yaşamaya çalıştığını söyledim. Yusufpaşa’daki evin annesine ait olduğunu, kira vermemek için burada kaldığını ve aynı zamanda odaları iki kıza daha kiraya verdiğini söyledi. Cam kenarına geçmesine rağmen bana doğru oturmuş, ellerini ceplerine sokmuş, dizlerini bacağıma dayamış ve o tek ponponlu muhteşem beresinin altından, tavşan dişlerinin hemen üstündeki güzel burnunun ufak hareketleri arasından bana bakıp durmuştu. İneceği durağa yaklaştığımızda telefon numarasını istedim. Numarasını verdi, otobüs  durakta durmasına rağmen inmek istemiyormuş gibi öylece oturmaya devam etti ve ben artık inmesi gerektiği hakkında aptalca bir şaka yapana kadar da kımıldamadı. Bir anda kalkıp şapşal şapşal otobüsten iniverdi ve işte orada, ben leş kokulu bir otobüsün içinde Emre’nin kanepesine yollanırken, o elleri ceplerinde şapkasını sallaya sallaya uzaklaşıyordu.

   Emre koltuğuna kurulmuş telefonunu kurcalarken kanepeme uzandım ve Şaneşin’ın internet kayıtlarına bakınmaya başladım. Kız o şehla bakışlarıyla aklıma kazınmıştı bir kere. “Çok tatlı bir kız çıktı karşıma bugün,” dedim Emre’ye. Onun kanepesinde pineklediğim günlerdeki flört merakımdan öyle bezmişti ki, umursamadı dahi. Bakışları, “Sen böyle biri değilsin oğlum Yiğit,” diyor gibiydi. “İnsanlardan hoşlanmazsın. Seninle konuşan insanlardan kurtulmaya bakarsın; onların numarasını almaya değil. Onlardan bir an önce sıyrılır ve evine gidip kitap okur, film izler, ne bileyim, Football Manager filan oynarsın.” Biraz Ayşe meselesini kurcaladım; doktor adayı arkadaş grubunun bana yönelmiş özgün bir öfke yumağı oluşturup oluşturmadıklarını merak ediyordum. Onlarla kahvaltı ettiğini ancak hiç bahsimin geçmediğini söyledi. Yeniden çöktüğüm soğuk çarşaflı kanepeden doğrulup salonun perdesini sonuna kadar açtım. Kar yağıyordu. Şaneşin’ın Whatsapp’ini açtım ve aslında otobüs Cerrahpaşa’ya doğru döndükten sonra da inebileceğini yazdım. “Orda durak var mıymış ki?” Kız soru işaretlerini ve bağlaçları ayırmayı biliyordu ve bu birinin kafa yapısının sizinle uyuşup uyuşmayacağını anlamak için ister istemez önem verdiğiniz bir ayrıntıdır. Kurgu odasını kilitlerken konuştuğumuz gibi, okuldaki uyduruk Mac’leri kullanmak yerine bilgisayarına Adobe Premier kurmayı başarıp başaramadığını sordum. İnternet faturasını geciktirdikleri için internetleri yokmuş ve programı indirmeyi başaramamış. İçimden çıkıp kar altında biraz yürümek geliyordu ve onun evi de kanepeme, otobüslerin hastanelerin arasında dönüp durduğu asfaltlara takılmazsak eğer, hayli yakındı. “İstersen programı sana getirebilirim. Kar, tam yürümelik.” Beni uğraştırmak istemediğini söyledi; muhtemelen sonradan başına bela olabileceğimi düşünmüş olabilirdi. Üstelemedim.

   Ertesi gün yine tozlu ekipman odasının avucundaydım ve artık kar yağmıyor, ve elbette Şaneşin’ın göğüslerini harika gösteren Star Wars tişörtlü Whatsapp’inden de ses çıkmıyordu. Onu aklımdan çıkarmaya karar verip, yapmam gereken son uyduruk ödevle ilgilenmeye başladım. Akademinin sıradan üslubuna gömülmeye kararlı tonla insanın arasına girmeye pek merakım olduğu söylenemezdi ve kafamda dönüp duranlar, beni salt Sunset Boulevard hakkında yazmayı arzulamaktan da geri koyuyordu; nihayetinde ortaya, içindeki duyguları yansıtmaktan geri durmayan hayli dışa kıvrımlı bir giriş çıktı: “Oldukça istekli ve akıcı bir yüz yüze tartışmanın ortasında olduğunuzu varsaydığınızda, diğer tartışmacının ortaya koyduğu,  yüz yüze tartışmaların nasıl da gündelik dikkat dağıtıcılarca çevrili olduğunu ve birçok farklı psikolojik etkenden kaynaklı insanlararası ilişkilerin kırılganlığından ötürü anlık entelektüel zihin aktivitelerinin gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu belirten her kendini yansıtmacı ifade, sizi sohbetinizden bir anlığına dışarıya fırlatacak ve yüz yüze iletişimin genel yapısını yüzünüze vuracak, muhtemelen sözlü iletişimin güvenilirliğini sorgulayacağınız yepyeni bir tartışmaya kapılmanıza neden olacaktır.” Böyle akıp gidecek, sevgili Billy’i çoğunlukla övecek ve bir süre sonra kendini tekrar etmeye başlayarak yazılı iletişimin de güvenilirliğini silip süpürmeye başlayacak son ödevimi ağır ağır, sık sık mola vermek adına odadan çıkmak üzere kendime bahaneler arayarak ve kimseciklerin uğramadığı odada müzik voltaları atarak yazmaya başladım. Üç bin sözcüğü devirmek üzere Zizek’ten –elbette Zizek; başka kimi biliriz ki?- yardım alırken, dün tanıştığım sıradışı tavşan aklıma düşüverdi ve bugünlerde hepimizin her zaman yapıp durduğu gibi, beş dakikalık zoraki molamda yeniden onun Facebook geçmişini incelemeye başladım. Franny’den neden alıntı yapmıştı? Öyküyü severek okumuş muydu, yoksa bu hayli popüler paragrafı, Tumblr’a kurban sunmak üzere mi güdülenmişti? Franny’i kendine yakın görüyor olabilir miydi, yoksa o da tüm o imaj çılgını sahtekârlardan biri miydi?

   Mola haklarım bitip tükenmiş ve son zorlayıcı ödevim son birkaç yüz sözcüğüne erişmişken, kendimi tutamayıp ona bir mesaj yazdım. Zuckenberg girişiminin bir araya getirdiği insanların sayısını düşünmek tüyler ürperticiyken, ben bu kesinlikle sevgili istemediğini belirten kıza adım atmaktan hiç çekinmiyordum; Mark’ın yol açtıkları tüyler ürpertici, ancak insanın kendini tanımayı bir türlü başaramadığını fark etmesi çok daha fazla tüyler ürpertici. Hemen cevap verdi. Kurgu programını yüklemeyi henüz başaramamıştı; fakat bugün bir diğer ödevini tamamlamak üzere okulun kütüphanesine gelip Zeki Ökten’in Ses’ini izlemesi ve film hakkında mecburen-kasıntı notlar alması gerekiyordu. Kütüphaneler sessizlikleri, sessizliklerini boşa çıkaran yoğunlukları ve ister istemez havaya yayılan ciddiyetlerinin yarattığı tekinsiz yalnızlıkla beni hep ürkütmüşlerdir; eski üniversitemin kütüphanesine mecbur kalmadıkça uğramamış, burada ise kütüphanenin yerini dahi öğrenmeye gayret etmemiştim. Bunu Şaneşin’e söylediğimde çok şey kaybettiğimi ve eğer okula gelirse beni kütüphaneye götüreceğini söyledi. Final döneminde kütüphanede çalışan öğrencilere bedava çorba ve ekmek dağıtıyorlardı ve kendi ciddiyet-katili alaycı nitelemesiyle ‘faqir’ Şaneşin, çalışma ortamından çok bu çorba için yanıp tutuşuyordu; fakat çorbasını alıp kütüphanedeki yerine kurulmaya taksiyle gelecekti.

   İşler şöyle döner: Kaybedecek bir şeyiniz olmadığında tüm adımları atarsınız ve bir şeyleri riske etmenin vakti geldiği anda, adımlarınız geri geri gitmeye dünden hazır hâle gelir; tüm cesaretiniz kendini soğuk okyanusun ortasında bulur ve artık konuşan siz değil, korkunuzdur. Şaneşin’in açıkça beni kütüphaneye götüreceğini söylemesiyle işte bu korku içimi sarmaya başladı ve artık ona katılmaya niyetli olduğuma emin değildim; yakaladığımız ortaklığı boş verip eve gidebilir ve Emre’nin kanepesine yayılarak rahatça biramı içebilir, Emre’nin bana üstü kapalı bakışlar atmayı bırakıp ders çalışmaya gitmesiyle bir film veya birkaç bölüm HBO dizisi izleyebilirdim. Zihnime bu tembelliğe tutkun korku yayılır ve ben Şaneşin geldiğinde haber verecek diye telefonuma bakıp dururken, eve gitsem de burada kalsam da karnımı doyurmuş olmam gerekeceği için okulun ardındaki ara sokaklardan birine sıkışmış küçük bir pilavcıda nohut pilav yiyip, adamın beceriksizce suyla mahvettiği açık ayranı içmeye koyuldum. Yanımdaki kırık taburelere oturmuş iki genç, eve çıkma plânlarından bahsediyorlardı; kiralar çok yükselmiş, yarı zamanlı kölelik yapan bu çocuklar yine de hayallerinden vazgeçmemişlerdi; birlikte eve çıkacak, her akşam alem yapacak, mutfağa gömdükleri dibi tutmuş makarnanın kıvranışlarını görmezden gelerek sanki her an eve birkaç güzel kız gelebilirmiş gibi salonu güzel kokutmaya devam edeceklerdi. Hayır, o sefil kanepeye geri dönmeyecektim. Otobüs durağına gidecek ve yağan yağmura rağmen bedenimin titreyişine karşı koyarak kadınımı bekleyecektim. O ise çorbasına kavuşmak üzere taksiye binmiş olacak ve beni okulda bekleyecekti.

   “Benim ellerim hep titrer. Yürürken, konuşurken, hatta uyurken.” Kaybetmekten korkan reflekslerim, onunla buluştuğumda kendini böyle gizlemişti. O muhteşem beresini takmış, ellerini sahte fildişi düğmeli siyah montunun ceplerine atmış, tin tin yürüyerek beni öncelikle okulun kantinden bozma yemekhanesine oturtmuştu; burada aynı bölümde olduğu bir kızla finallerden konuşmalarını ve içlerindeki tedirginliği hafifletmelerini izledim. Önceki üniversitemden tanıdığım kız, beni bir yerlerden gözünün ısırdığını söylediğinde, onu pek hatırlamıyormuşum gibi davrandım; ben hep böyle yapardım, sohbetlerini rekabete dayalı bir titrekliğin üzerine yerleştirmiş insanlarla pek ilgilenmiyormuş gibi yapar ve bana karşı gard almaksızın ilişkilerini sonlandırmalarına neden olurdum. Kızın Şaneşin’le ilişkimizi sorgulayan ayrılışının ardından kütüphaneye gittik ve Şaneşin’in seçtiği bir masaya kurulduk. Pek konuşmuyor, birbirimize kaçamak şakalar yapıyor ve dönemi bitirmeye kaç ödevimiz kaldığından bahsediyorduk. Ben ona, bir bardak bedava çorba içmeye taksiyle geldiği için takılıyor, o benim Bal ile ayrıldıktan sonra girdiğim ruh hâliyle alay ederek defterimin kenarına çarpık bir gülücükle birlikte “Somebody That I Used to Know” yazıyordu. O bilgisayarından filmini açar ve notlarını almaya başlarken, ben de sona kalmış kısa ve basit bir ödevimi hızlı hızlı yazmaya başladım. Ödevi hemencecik bitirmem onu şaşkına uğratmıştı; bilmediği bir şey vardı ki, hızlı çalışıyor olsam da konsantrasyonumu sağlayabileceğim o anları yakalamak benim için hayli zordu. Şaneşin beresini çıkarmaksızın filmini izler ve her zamanki sol tandanslı politik okumaları çok özgünlermiş gibi bir kez daha not defterine işlerken ben, gizli değil, açık açık bakışlarla onu izlemeye başladım. Kemirilmekten canı çıkmış kalemini düşünürken, yalnızca düşünürken, ağzına alıyor ve ona baktığımı her fark edişinde beresinin altından bana utangaç gülümsemeler sunuyordu. Kütüphanenin loş ışığı iri gözlerine vurur ve beresi simsiyah saçlarından yavaş yavaş kayarken, bacak bacak üstüne attığı o şanslı koltuktaki sakin oturuşunu görebilmeliydi. Belki o zaman, günün birkaç kısa aydınlık huzmesi dışında her daim unuttuğu gerçeği fark eder, kendinden başka korkacak hiçbir şeyi olmadığını anlardı. Saatlerce orada oturdum ve eve saat kaçta gideceğimi umursamadan kitabımı okuyarak onun çalışırken çıkardığı narin seslere kulak kesildim. Âşık olmaya çalışır gibi bir hâlim vardı. Âşık olmaya çalışıyordum. Gece yarısına yaklaştığımızda derin bir nefes aldı ve “Hadi gidelim,” dedi. Ses’in dvd’sini eve götürmek üzere görevliye kayıt yaptırdı, filmi ve kitaplarını sırt çantama koyayım diye bana verdi ve taksiye binmek istediğini söyledi. Yağmur dinmişti; arabaların sesini verdiği yağmur sularının arasından bir taksinin arka koltuğuna atladık ve sakinlerinin ona taktığı samimi isimle “Paşa”ya doğru yola çıktık. “Seni indiririz, ben ordan devam ederim,” dedim. Şaneşin sessizleşmiş, saatlerdir her canı sıkıldığında dönüp bana fırlattığı alaycı şakalar yerini gözlerinin altındaki neme bırakmıştı. “Hayır, bana geleceksin. Bira alırız. Eve gideriz işte.” Onun sessizliğine, derimden taşmaya çoktan hazır gerginliğim katıldı ve taksicinin dinlediği acı dolu türkü eşliğinde dışarıdaki İstanbul gariplerinin koşuşturmalarını izleyerek Yusufpaşa’ya kadar geldik. İnmeye yaklaştığımızda, çok gergin olduğunu söyledi. “Gerilmene gerek yok. Benim. Herhangi bir şey yapmak zorunda da değiliz zaten,” diye zırvaladım –nihayetinde ben de gergindim. “Ondan değil şapşal. Ödevlerden dolayı gerginim.”

   Birer bira almak için kuruyemişçiye girdik; Yusufpaşa kanunlarına göre saat onu geçmiş olsa da alkol satın almak yasak değildi, olamazdı. Taksimetrede yazanı ödemekte ısrarcı olduğum için, o da Tuborg Gold’unu ve benim kırmızı Tuborg’umu ödemekte ısrarcıydı. Sıcak gülümsemelerle dolu hesabımızı kapatıp evine doğru yürümeye başladık. Yağmur yeniden başlamıştı. İster istemez hoşlanmadığımız adamlar ve onların kafeslediği kadınlarla dolup taşmış bir semtte yürüyor olsak da, pis bir umumi tuvaletin önünden geçen o ufak yokuşu tırmanır ve elimdeki siyah poşeti gerginlikle sallayıp dururken, oracıkta ölebilirdim. Elde edeceğim bir et parçasının, mutsuz fakat neşeli bir ilişkinin, doyasıya kazanmak isteyen fethetme güdümü doyurmanın veya biraz iyi vakit geçirmenin peşinde değildim; henüz pek tanıyamadığım ancak bakışlarını kavradığım bu kızla paylaştığım birkaç an, tutkunu olduğum mevsimin de hazırladığı sofrayla, beni sonsuz bir uykuya hazır etmişti. Hayat basitti.

   Beceriksiz ve hatırı geçmez yarı mafya üyelerinin buluşma mekânı olmak üzere inşaata çevrilmiş ve senelerdir olduğu yerde sayıyora benzeyen bir beton yığınının yanındaki apartmanının sokak kapısı çift dikişliydi; biri dışarıya doğru, iç taraftakiyse içeriye doğru açılıyordu. Gerginliğini üzerinden atmak isteyen zihnim, kapılar hakkında da şaka yapmadan duramadı. Şaneşin birinci kattaki evindeki halıya kadar siyah botlarıyla girmiş ve her tarafa çamur sıçrata sıçrata ayakkabılarını çıkarıyorken, ben her zamanki içekapanık kibarlığımla bağcıklarımı dışarda çözmeye koyulmuştum. “Gelsene,” dedi. Boğazlı açık mavi kazağı beni sımsıcak evine davet ediyordu. İçeri girer girmez, Şaneşin’in ev arkadaşının kikirdemesiyle tanıştım; sevgilisiyle daracık mutfağın ufak masasında oturan kız, Gülçin, esmer sevgilisinin art arda yaptığı espriler ne kadar aptalca olursa olsun katıla katıla gülüyordu. Kıvırcık olmaya ramak kala sahibinin sesini dinlemiş ve dalgalara kapılmış saçlarının altına gizlenmiş mutsuz bakışlarıyla, bana adını söyledi, “Yusufpaşa Kitsch’e hoş geldin,” dedi ve Furkan’ın sipariş ettikleri hamburgerler üzerine yaptığı aptalca şakalara kikirdemeye döndü. Kikirdiyordu belki, ancak güzel kikirdiyordu. Şaneşin, Gülçin ve Furkan’a birkaç bel altı laf atmış ve çoktan odasına girmiş, her yanı eski moda eşyalarla süslü odasındaki ahşap sandalyesine oturmuş ve birasını açmıştı. Yanına gittim ve birkaç denemenin ardından odanın kapısını kapatabilmeyi, Şaneşin’in şehla gözlerine içimdekileri sunacağım yalnızlığa kendimi atabilmeyi başardım. Yusufpaşa Kitsch’e hoş gelmiştim.

Hiç yorum yok: