9 Eylül 2015 Çarşamba

83-17

Seksen üç ben. On yedi defa.

Çapaklı sesi sigara dumanıyla yüzüme vuruyor ve bu kıytırık Beşiktaş köşesi, yaşamımın artıklarını unutturmak adına ıslıklar çalan sarhoş adama ve vücudumun titrek dengesine rağmen, ondan yansıyanlarla yarına ulaşabileceğime ikna olmamı sağlayamıyordu. Orada başlamış ve sonu orada çizilmişti; sigaraya başlayan eski bir tanıdığın değişen dudakları, kapıldığı girdaplardan çıkmamak için yarattığı bir nefreti geceler boyu kusmaktan çekinmeyen soluk bakışlı bir dostu, sevgilileriyle vücudundan nihayet kurtulabilen yıpranmış bir güzeli ve hepsini, tek bir masada, geleceğe meydan okurcasına, defalarca buluşturan bu kıytırık Beşiktaş köşesi, kendime yaptığım bilinçsiz bir şakayla el ele vermiş, bana umutsuz bir yarını gösteriyordu.

Durgun bir uykuya gömülmüş duygularımı kazıp çıkaran tehlikeli bir kız, kavuştuklarımı daha derinime gömerek gitti ve artık ölülerimin, bir gün yeniden ulaşabileceğim gizli kapaklı bir uykuya yattığına inanmayı başaramıyordum. Elinde mucizevi kazmasıyla çıkıp gelecek gerçeklikten uzak bir temas; onu, bu kıytırık Beşiktaş köşesinde arıyordum ancak o denemeye pek kararlı değildi, ben onu eyleme itene dek.

Beni tuttu ve kendi kıyısına götürdü. Uçurum kenarlarından kıyılara, sahipleri için babalarınca farklı bir evrende çizilmiş uçurum kenarlarına evrilecek kıyılara. İrem’in kıyısında her şey sakince yaşanmalıydı; onu tehlikeye sürükleyecek bir el ele tutuşmanın bu sıcak günbatımlarında yeri yoktu. Ona benimle aşağıya yuvarlanmamasını söyledim; korkuyordum ve korkusuzluğunun sona ereceği o dehşet dolu gecenin, çekip çıkaramadığı içten gülüşümün belirsizliğine rağmen sessizce yanı başımıza yaklaşmakta olduğundan kaçıyor oluşu, kucağında yatıyor olsam da, korkularımdan sıyrılmamı sağlayamıyordu.

Yine de, dudağındaki benden başladım. Vücudu benlerle, kendimi saklamak istediğim ufak ve güzel, adam akıllı güzel, yatağından bir defa geçilip gidilemeyecek kadar güzel, ipek narinliği ruhundan taşmış ve her birine yayılmış güzel, vazgeçmek bilmez şefkatini zırhlayan güzel, hiçliğe uyanmış bakışlarımı hapisle sakinleştiren güzel, seksen üç güzel noktayla kaplıydı. Her biri için haftada on yedi defa sevdim onu; içimdekini tutup çıkarmak için öyle uğraştım, uyanamadığım ve onu kapılarımda yalnız başına, yorgun ve gözü yaşlı bıraktığım her dakikamız için uğraştım. On yedi defa seviştiğimizde, birçoğu için, ruhuma varmaya çalıştım. Seksen üç ben ruhuma işlerken, ben onların birlikteliğini uzaktan izleyen bir seyirci olmamayı, o eski kaskatı seyirciliğime gömülmemeyi, kendimi ve onu sıkı sıkı tutmayı öyle istedim ki, bana verdiği sigaralarda yeni benler aramaya başladım. Ancak orada ulaşabileceğim bir ben kalmamıştı. Ben, ve bir başkası, senin yanağına gömülmüş gözlerinin, hüznünü silemeyen bakışlarının ve motosikletine binip gittiğin bedenlerin dahi masumiyetine yanaşamayacak ben ve bir başkası, sevgilim, beni öldürmüştü.

Bu mektubu aldığımda bir Cuma sabahıydı ve onun çabalamaya devam edeceğinden emindim. Kendimi bulamayışımdan arda kalan güvensizliğim, onun gözlerimi, ellerimi, penisimi, kayıtsızca duruşumu, varlığımı, kendinden emin olmaya çalışarak kavrayışıyla çukuruna siniyor, sabahın yalnızlığına dek kafasını tüm sinsiliğine rağmen çukurdan çıkaramıyordu. O gece de çıkaramayacaktı, biliyordum. Sabaha rağmen, ertesi sabaha rağmen, susmak bilmez baş ağrılarımın biricik sevdası zeminsiz sabahlara rağmen biliyordum.

“Bu satırları dün gece yazmak için neler vermezdim. Ertelenen düşüncelerim, dile getirilmesi gereken duygularım, seni ve kendimi kırmamak için söyleyemeyip, halihazırda var olan kendini ifade etme kıtlığım sebebiyle içime attıklarım:

İçten gülüşünü nerede, kimde, nasıl kaybettin bilmiyorum. Ama seni ilk gördüğüm andan beri bunu görmeyi diledim. Senin adına da, kendi adıma da üzgünüm, göremedim.

Birbirimize ne kadar benzediğimizi sen de en az benim kadar iyi biliyorsun. Var olana, dünyaya, orada yaşananlara, kendince, sana özgü, delinemez ve asla erişilemez bir bakışın var. Nitekim benim de öyle. Ama konumuz ben değil, sensin. O bakışa, o dünyaya erişmek için çabaladım. Bunu başarabilmek için emek sarf ettiğimi düşünüyorum. Buna çalışırken sürekli yenilgiye uğradım, defalarca kırıldım. Yine yılmayıp yine denedim: fail again.

Beni şimdiye kadarki en büyük bozguna sen uğrattın. Sana olan sevgime, bütün iyi niyetime, bütün açık sözlülüğüme, kullandığım bütün güzel kelimelere karşın; bir denemeye daha gücüm kalmayıncaya dek. Yoruldum...

Yukarıda bahsettiğim dünyada bana bir yer olmadığını anladım nihayet.

Anlamak Yiğit.
Büyük yenilgi bu işte, en büyük bozgun bu.

Artık bana ne hissettiğinin, ne kadar az ya da çok hissettiğinin, kalıp ya da gitmenin hiçbir manası yok. Çünkü senin hayatında yerim yok.

Sen, kaybettiğin, benim de sana bir türlü veremediğim o gülüşün peşinde, onu sana geri verecek asıl hikaye kahramanını arıyor ya da, daha yüksek ihtimalle, peşinden gidiyorsun.

Tek ya da iki kelimeden oluşan başlığıyla çok da uzun sürmeyen blog hikayelerine misafir olacak kadar kısa, ama kendi içinde manidar bir öykü kahramanı. Hayatındaki yerim bu kadar. Paylaşılan post-rock şarkıları ve içmeni istediğim biramın köpüğüyle devam edip, iki haftalık İstanbul turumuzu anlatacağın, küçük bir not defterinden maile, temize çekilmiş, acıklı veda mektubuyla bitireceğin kısa öykünün taslağı böyle.

Dün gece anladıklarımdan biri de buydu işte, daha önceleri anlayıp da hep görmezden geldiğim.

Yo, hayır. Öykülerini bir daha okumayacağım.

Lütfen beni soracağın sorularla hazırlıksız yakalayıp çarpık ifadeler kullanmama neden olma.
Sözün özü, seninle daha fazla görüşmek istemiyorum.”


Öykülerimi bir daha okumayacaktı. Satırlarımda bir öyküde kaybolmadan yer almalıydı.

Hiç yorum yok: