17 Ağustos 2015 Pazartesi

Hastane Önü Tiryakileri

   İki oğlu, bir kızı vardı. Bir de karısı, eğer onun için bunu belirtmenin adam akıllı öneme değer bir yanı varsa. Kadınları, dükkanları, henüz keserken tadına baktığı hayvanların kollarını ve bacaklarını tutmak üzere dünyaya gelmiş ve bayramların ikinci günlerinde kadife kokulu koltuklarının müdavimi olmuş kardeşleri, abdest sonrası ayak parmaklarının arasına sıkıştırılacak dost canlısı pamukları, kurmalı bir duvar saati, sıkı sıkıya sarıldığı kirli ve güzel anıları, dişinin arasından çıkmak bilmeyen et parçacıklarını takip eden pirzolasever kahkahaları, anlık parlamalarla mavi gözlerine yansıyan gizli bir şefkati ve evlerden kaçmasını sağlayan biricik arkadaşı, arabası vardı. Arabasında sigara içirmezdi. Ancak gençliğinde, zaman zaman da olsa hani, camı açarak ama, birkaç dal tüttürmüşlüğü vardı.

   Ardına uzanmış dert dinleme ustası çimlerin sararmasına, acile koşturan hastaların zavallı hâllerinden daha çok üzülen bankın dört bir yanına dizilmişti iki oğlu, bir kızı, bir de karısı, eğer onun için bunu belirtmenin adam akıllı öneme değer bir yanı varsa. Hep beraber hastanenin önünde bekleşiyorlardı. Gelmeyecek, asla gelmemiş, şimdi orada olduğu vakitler için beklenen, orada olduğu sanılan, kendini sorgulamış sayılı akşamların hatırını kırmakta sakınca görmezsek eğer, ki görmememiz onun için iftarlardan sonra derince ve içtenlikle kokladığı limon kolonyasından daha uçucu olacaktır, hiçbir zaman orada olmamış bir adam.

   “Neyi bekliyoruz ya?” dedi küçük oğlu bir anda. Küçüktü; fakat saçları çoktan dökülmeye, yanlardan beyazlarını vermeye başlamıştı. “Bilmiyorum Yasin! Bilmiyorum!” dedi ablası; hayatta kalanlar için, öfkeden alınacak daha çok pay vardı. “Adam öldü. Daha neyi bekliyoruz ki?” Ablası, Oya, sigarasını ateşlemek üzere Yasin’in sigarasına davrandı. Büyük oğlan, ortalarda görüldüğü vakitlerin hatrına, çatallanmış sesini nihayet tiryakilerin huzuruna sundu: “Gidelim. Sabah geliriz. Yarın zaten, şey…” Plânlı olmak zorundaydı artık. Küçük oğlanın ise bundan kendine düşen payı almaya hiç niyeti yoktu; abisi de en az onun kadar çabalamıştı halbuki, babasına benzememeye. Oya’nın kocası çıkagelerek kardeşlere ve kendine birer paket sigara getirdi. Gitmeye koyulmaları yarım saati buldu. Babalarının geleceği yoktu. Gözlerine hücum eden içekapanık ancak sohbet canlısı duygularıyla helalliklerini almış, üstüne varmaktan hoşlandığı çocuklarının salladığı sevgi dolu elleri göz kapaklarına gömmüş, yoğun bakım ünitesinin sinir bozucu gevezeliğini bir an olsun unutarak, vardığı secdelerin yüzü suyu hürmetine gideceği yeni evinin cennet bahçesini düşünmeye koyulmuştu.

   Hastaneye tek başına, bir türlü vazgeçemediği Suzuki’nin karısına en uygunsuz düşecek modeliyle gelmiş, çıkışta fazla sıcaklamasın diye arabayı bırakacak bir ağaç altı bulabilmek için park yerinde defalarca turlamıştı. Kardeşler ve aileye sonradan dahil olmuş bir diğer oğul -çocuksu enişte, sevgi dolu koca veya huysuz damat; tüm kudretiyle ağaç altına yerleşmiş onlara bakan Suzuki’yle göz göze gelmemeye çalışarak sessiz adımlar attılar.

   Büyük oğlan sürücü koltuğuna, Yasin, annesinin oturmaktan her zaman endişe duyduğu ön koltuğa, Oya ve her beş dakikada bir “Hey gidi baba be!” demekten kendini alamayan damat ise arka koltuğa geçtiler. Sürücü koltuğu devrolmuştu.

   El frenini çekti, elini kontaktaki anahtara attı ve derin bir nefes vererek önündeki, nereye gittiğini bilmediği yola baktı: “Arabada sigara içebilirsiniz.”

Hiç yorum yok: